| DOSYALAR
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Derin bir tecessüs karanlığın aydınlığa çıkması için yeterli olabilir. Türk tarihi ile ilgili yeni tezlerin bir koro eşliğinde ortaya atılması da bunun en iyi göstergesi. Ancak her teze itibar etmek de doğru değil. Sübjektif bir yaklaşımla geçmişin muzip noktalarını görmeye çalışan bir tarih anlayışının olduğunu da söylemek mümkün. Çoğu zaman bu tür konuları gündeme getiren kişilerin büyük itibar gördüğü de bir gerçek. Bunlara karşın beynelmilel düzeyde bir marka olduğu tescil edilen tarihçilerin söyledikleri ise kamuoyunda pek duyulmuyor. Türkiye”de yaşayan en büyük tarihçi olarak lanse edilen Prof. Dr. Halil İnalcık doğru tarih vermek için yıllardır dağ-tepe demeden yerinde araştırmalar yapıyor. Ona göre tarih popülize edilmeyecek kadar ciddi ve önemli. Özellikle Osmanlı”nın kuruluş dönemini didik didik inceleyen, yıllardır basına röportaj vermeyen usta tarihçiye sohbet havasında birkaç soru sorduk. Aldığımız cevaplar ise bazı konularda tarihin yeniden ele alınmasını gerektirecek kadar önemli. Dünyada tarih sulanmıştır - Son yıllarda varsayımlardan yola çıkılarak, sosyolojik tahlillerle sonuca ulaşma şeklinde bir tarihçilik yapılıyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Amerika”da bile tarih sulanmış durumdadır. Bütün dünyada da aynı durum geçerli. Belgeye ihtiyaç yok, belge fetişizmi yapılıyor deniliyor. Tarih için sosyoloji yeter anlayışını benimsiyorlar. Bizim Tımar sistemi Japonların Samuray sistemi ile aynıydı diyorlar. Tarih müşahhas, zaman ve mekanı olan hakikatleri inceler, bu da ancak belge ile yapılır. Prestijli tarihçi olmak için sosyolojiden dem vurmak gerekiyor. Moda ve popüler olan bu. Ben hem arşiv belgelerini okuyor hem de sosyolojik çerçevede konuyu analiz ediyorum. Bir taraftan vesikalar, bir taraftan da sosyolojik veriler ile en doğru ve anlamlı sonuca ulaşmak mümkün. Bugün birçok tarihçimiz Osmanlıca okuyamıyor. Artık Balkanlar”da Osmanlı üzerindeki komünist etki tamamen bertaraf edilmiştir. Bu benim objektif olarak yazdığım eserden kaynaklanıyor. “The Ottoman Empire: The Classical Age” isimli kitabım 7 dile çevrildi. Sırpça, Romence, Hırvatça, Arnavutça, Makedonca ve Yunanca”ya tercüme edildi. Bugün her üniversitede bu kitap okutuluyor. Araplar da tercüme ettiler. Türk tarihçiliği Türk görüşünü hakim kılmak istiyorsa, yapılan bütün iftiraları yenmek istiyorsa vesikaları doğrultusunda objektif çalışma yapmalı. -Bizde nedense popüler konular hep ilgi görüyor. Halil İnalcık gibi birisi kamuoyunda pek bilinmiyor. Siz kendinizi bu durumda nereye koyuyorsunuz? Bu, her memlekette var. Amerika”da bir profesör, “Eğer meşhur olmak istiyorsanız putlara hücum edin” diyor. Kamuoyu doğru mu değil mi araştırmıyor. Herkes çıkıp konuşuyor. Böyle bir tarihçiliğin benimsenmesi doğru değil. Şeyh Edebali, Vefaidir -Osman Gazi”nin kanun yaptığı doğru mudur? 1300″lerde yazılmış Garipname diye bir kaynak var: “Alp, at üzerinde zırhlı, atı da zırhlı olan heybetli bir askerdir” diyor. Onun arkasında yar-i sadıkkı vardır. Savaşırken daima onu gözetlerler. Silahları tasvir ediyor. Osman Gazi”nin portresi tamamen ortaya çıkıyor. Garipname aynı devirde yazılıyor. Alp olmanın 9 şartı olduğu belirtiliyor. Osman Gazi işte bu Alp”tir, diğer arkadaşları gibi. Garipname dini bir eser diye okunmuyor. Aşıkpaşazade ne demişse ondan aynen alınıp aktarılıyor. Kanun yapmış deniliyor, böyle birşey yok. Sonradan ona atfedilen şeylerdir. Tımar babasının olacakmış, 15. asırda Tımar meselesi ortaya çıkınca birisi kendi iddiasını yürütmek için Osman Gazi”nin kanunudur diyor. Onun öyle kanunu falan yok. Sonradan yapılmış ilaveler. Ona bakarak Bursa”da elinde kanun kitabı ile heykelini yapmışlar. Hiç olmayan bir Osman Gazi profili ortaya çıkıyor. -Şeyh Edebali”nin devletteki ağırlığı nedir? Devlet onun öğütleri ile kurulmuştur deniliyor? Şeyh Edebali”nin şahsiyetini belgelerde bulduk. Bozüyük”te iki köyün Osman Gazi tarafından ona vakfedildiğini biliyoruz. Elvan Çelebi Menakıbnamesi var. Müellifi Vefaiyye tarikatındandır. Eser tarikat şeyhlerini anlatıyor. Orada Edebali”nin bir Vefaiyye şeyhi olduğu ve Osmanlı”ya halife olarak gönderildiğini yazar. Edebali Vefaiyye”yi Osmanlı ülkesine getiriyor. Çok nüfuzlu bir şeyh. Halep ve Şam”da medrese okuyan, fıkıh eğitimi alan bir alimdir. Osman Gazi ve Orhan Gazi zamanında yaşıyor. Hukuki işlerde kendisine başvuruluyor. Devlete o destek veriyor. Meselâ, Cizye nasıl alınacak, onlara bir müşavir gibi yardım ediyor. Hanedan onunla ilişki kurarak halk üzerindeki nüfuzunu artırıyor. Osman Gazi ona hürmet ediyor ama müridi olmuyor. Dolayısıyla hanedan ile Vefaiyye arasında ilişki kurulması Osman Gazi”ye büyük bir prestij sağlıyor. Vefaiyye”nin Osman”ı desteklemesi hanedanın kurulmasında da önemli olmuştur. Vefaiyye, Bağdat”ta Ebül Vefa diye bir şahsın kurduğu tarikatıdır. Bir halk tarikattır. Ama Bektaşilik kadar aşırı değil. Daha sonraki sultanlar ilgi gösteriyorlar. Fatih Vefa”daki Ebül Vefa Zaviyesine yakın ilgi gösteriyor. Öyle ki tarikat bayrağı, sancak-ı şerifle birlikte savaşa götürülürdü. Bu hürmet Osman-Gazi Edebali ilişkisinden kaynaklanıyor. -Edebali”nin Osman Gazi”ye söylediği çok güzel ahlaki sözler var. Bilecik”te türbesi var. Sonradan şeyhlerden birisi o sözleri vasiyet diye formüle etmiş olabilir. Böyle birşey kaynaklarda yok. Osman Gazi, Edebali”den dolayı diğer Alpler arasından sıyrılıyor. Osmanlı, Oğuz Türkmen -Osmanoğulları şeceresi nereye kadar uzanıyor, Ertuğrul Gazi kimdir? Bu ailenin bir Oğuz Türkmen boyundan geldiği kesin. Ertuğrul Gazi hakkında hiçbir resmi kaynakta bilgi yok. Ben konuyu takip ediyorum. Birtakım ip uçları buldum. Bir kaynak diyor ki, Ertuğrul Gazi, Alâeddin ile birlikte Karacadağ”a gelmiş, orada kendisine bir yer verilmiş. Topografik araştırmalarım sonucunda Ankara”nın güneyinde büyük bir Karacadağ olduğunu ve bunun civarında Türkmen köylerinin olduğunu ortaya çıkardık. I. Alâeddin zamanında (1220-1237) yaşamış, onun hizmetinde bulunmuş. Bizanslı Laskarid”ler ile savaşı var, Bizans kaynakları bunu doğruluyor. Bundan yola çıkılarak Ertuğrul Gazi gerçeğini keşfetmeye çalışıyorum. Ankara Savaşı”ndan sonra Timur”un oğulları, şeceremiz Oğuz Han”a çıkar diyorlar. Osmanlıları aşağılıyorlar. Cengiz”in soyu da Oğuz Han”a bağlanıyor. Oğuz, Avrasya”daki bütün step devletlerinde hükümdarların kendilerini bağladıkları meşru hakimiyetin menşei olarak görülüyor. Yıldırım Bayezid”den sonra Osmanlılar Timur hanlarına üstünlük iddia ettikleri zaman Yazıcızade Reşidüddin”den bu şecereyi alıp Osman Gazi”ye bağlıyor. Osman Gazi, onun babası Ertuğrul Gazi, onun babası Gündüz Alp, onun da babası Sungur derken Oğuz Han”a kadar geliniyor. Oğuz Han ile ilgili Türk kavimlerinin şecereleri uydurmadır. En büyük ata Oğuz Han. Onun çocukları Gökhan, Deniz, Gün gibi uydurma isimler. Gün Han”ın 6 oğlunun en büyüğüne Kayı deniliyor. Yazıcızade diyor ki, Kayı”nın soyundan gelen han oldukça başka kimse han olamaz. Onun üstünlüğü var. Maksat Osmanlı hanedanını Oğuz Han”a bağlamak. Diğer Türkmenlere karşı hakimiyeti meşrulaştırmak için alınmış bir şecere. Osmanlıların menşede bir Türkmen oymağı oldukları kesin. Ancak Kayı boyundan değiller/şüpheli. -Karamanoğlu, Germiyanoğlu gibi çok güçlü beylikler yerine Osmanlıların etkin olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkler Anadolu”yu fethedip Ege”ye, Çanakkale”ye dayandılar. Çanakkale bölgesinde Karesi Beyliği, Ege”de ise Aydınoğulları var. İlk Rumeli”ye geçen Karesi Beyliği”dir. Bu iki beylik Haçlılar karşısında etkinliklerini kaybediyorlar. Böylece Balkanlara ganimet akınları yapan Türkmenler için yol kesilmiş bulunuyordu. Rumeli”ye geçmek için Osmanlı ve Karesi topraklarını kullanmak zorunda. Çanakkale ve Marmara, Anadolu gazilerinin geçiş yeri oluyor. Rumeli”ye geçiş yolu böylece Osman”ın elinde. Osmanoğulları bu yönleriyle avantajlı konumdaydı. Anadolu gaza kuvvetlerinin geçiş noktasını elinde bulundurmasından dolayı Osmanoğulları önder duruma gelmişlerdir. Ve Bizans”la hudut olması da önemlidir. Osmanlılar”ın Avrupa yakasındaki ilk yerleşme yeri olan Tsympe (Cinbi) Kalesi”nin nerede olduğu bugün artık biliniyor. Fatih ölmeseydi Roma”yı alacaktı -Osmanlı Bizans”ın bir devamı mı? Bazı tarihçiler Doğu Roma, Bizans ve Osmanlı şeklinde bir silsile çiziyorlar. Fatih İstanbul”u fethedince kendisini eski Roma imparatorları konumunda görmeye başlıyor. Türklerde taht iline hakim olan hükümdar o imparatorluğun da sahibi olur anlayışı var. Fatih kendisini Doğu Roma imparatorları gibi görmeye başladı ve Kayser-i Rum unvanını aldı. Ama bu demek değildir ki, Bizans ananesini aldı. O Müslüman bir hükümdardır. Fatih”in bütün faaliyetlerinin merkezi, Paleologlardan ve Rum hanedanlarından kimseyi hayatta bırakmamak üzerinedir. Trabzon”a, Mora”ya gidiyor. Mora”da Paleologlar var, onları ortadan kaldırıyor. Balkanlar Bizans hakimiyetindeydi, orada da aynısını yapmaya çalışıyor. Fatih Tuna”nın güneyindeki tüm topraklara sahip olmak istiyor. Kırım sahilleri Bizans imparatorlarına aitti, gidip o bölgeyi Cenevizlilerin elinden alıyor. Güney İtalya Bizans imparatorlarına bağlıydı. Fatih bölgeyi fethetmek için Gedik Ahmet Paşa”yı gönderiyor. Bir Otranto seferi vardır. Bütün bu seferlerde Doğu Roma İmparatorluğu”nun mirasçısı olarak kendisini görüyor. -Hıristiyanlığa intisab ettiğinin söylenmesi bundan dolayı mıdır? Böyle bir şey yok. Kendisi tam bir Müslüman. Molla Hüsrev”in talebesidir. Her hafta ulemayı sarayda topluyor, dini meseleleri tartışıyor. Ama siyasi olarak kendisini Doğu Roma”nın meşru sahibi olarak görüyor. Roma”yı fethedeceğini söylüyor ve üzerinde doğal bir hak iddia ediyor. Gedik Ahmet Paşa, Otranto”yu fethettiğinde Papa Fransa”ya kaçmaya çalışmıştır. Fatih ölmeseydi Roma”yı alacaktı. Şartlar oluşmuştu. Sarayda Latince, Yunanca kitapları toplayıp bir kütüphane kurmuştur. Papa nasıl olsa Fatih gelecek diye bir mektup yazıyor ama bu mektup hiçbir zaman Fatih”e gönderilmemiştir. Yüksek bir Latince ile yazılan mektupta deniliyor ki, sen Roma”yı almak istiyorsun, Hıristiyan olursan gel al, bütün Roma İmparatorluğu”nun meşru sahibi olman için Hıristiyanlık şarttır. Bütün bunlar yanlış tefsir ediliyor. Fatih”in Hıristiyanlıkla ilgisi tamamiyle siyasidir. Hıristiyan olduğu yanlış bir yorum ve düşüncedir. Rakip olmasın diye Türkmenlere Yörük dediler -Yeniçeri Ocağı”na Taife-i Bektaşiyan ve ağalarına da Ağayan-ı Bektaşiyan denilmesi, Bektaşi kimliğinin etkinliğinden mi kaynaklanıyor? Yeniçeri Ocağı, daha çok halk tarikatlarını içinde barındırıyor. Çünkü bunlar basit askerler. Bektaşi tarikatını kendi tarikatları olarak benimsiyorlar. Merasimlerde Bektaşiler hazır bulunuyor. Bu sebeple teşkilat Ocak-ı Bektaşiyan adını alıyor. -Osmanlı”da Türk nüfusunun etkinliği nedir, kanunnamelerde idraksiz Türkler tabiri kullanıldı mı? Aşıkpaşazade Osmanlılardan bahsederken sık sık Türk diye sözediyor. Osmanlılar kavim olarak Türklerden geldiklerini biliyorlardı. Fakat o zamanlarda devlet mefhumu, hanedanla aynı algılanıyor. Devletin sahibi olan hanedandır. Hanedanı kuran Osman, ona tâbi olanlar Osmanlı devletini ortaya çıkarıyor. Onlara sorsanız siz nerden geliyorsunuz diye Türkmen olduklarını söylüyorlar. Sonraki devirlerde kul sistemi oluşuyor, yani padişah otoritesini icra etmek için güveneceği kulları idare başına getiriyor. Bunlar Türk menşede değil. Dışarıda kulun dayanacağı akrabası, yakını yok. Bir Türk”ü alsanız onun kabilesi olabilir, kabilesi ile hanedan arasında problem doğabilir. Hanedanlıkta hak iddia edebilir. Osmanlı hanedanına karşı en büyük mukavemeti Doğu Anadolu”daki Türkmenler göstermiştir. Uzun Hasan, Fatih”in en büyük rakibiydi. Onun için Osmanlılar Türkmenleri ayrı tutmak için yeni bir ad buldular ve Yörük dediler. Ama aslında onlar da Türkmen”dir. Osmanlı hanedanı Türklerle bir rekabet halinde olduğu için idraksiz diyor. Birşey bilmez, anlayamaz anlamında. Devlet hanedandır dedikleri için biz Türk”üz diyemiyorlar. O bir Braudel”ci Yıllar önce TRT için çekilen “Osmanlı Devleti”nin Kuruluşu” belgeseli için Prof. Dr. Halil İnalcık”tan danışmanlık yapması istenir. Ancak usta tarihçi bırakın danışmanlığı, 60 gün süren çekimlere bizzat katılır ve toplam 10 bin kilometrelik yolu yaşına aldırmadan kateder. Onun işine verdiği önem ve titizlik aslında yaşamının en önemli kaidesiydi. İstanbul Kızıltoprak”ta doğan İnalcık, nüfus kağıdındaki 1916 doğum tarihine şüphe ile bakar ve araştırmaya başlar. Topladığı bilgiler ve bulgular sonucunda 1918 sonunda doğduğunu tespit eder. Kolonya imalatçısı Kırım göçmeni bir baba ile Eyüp”te Nakşibendi Tekkesi Şeyhi olan yine Kırım”dan gelen Şeyh Murad”ın torunu bir anneden doğma olan İnalcık eğitim hayatı boyunca dönemin ünlü hocalarından ders alır. Sivas, Gazi ve son olarak da Necatibey Muallim Mektebi”nde (Balıkesir) eğitim gören İnalcık burada Abdülbaki Gölpınarlı”dan edebiyat dersleri alır. 1935″te Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümünü yatılı olarak kazanan İnalcık burada da Fuat Köprülü gibi bir hocadan ders almanın mutluluğuna erişir. Yeni Çağ Tarih Bölümünde asistan olan İnalcık “Tanzimat ve Bulgar Meselesi” konusunda hazırladığı doktora tezi ile isminden söz ettirmeye başlar. Öyle ki, bu onu Türk Tarih Kurumu”na üye seçilmesine kadar götürür. İnalcık üye seçildiği sırada Hasan Âli Yücel, eski başbakanlardan Şemsettin Günaltay da kurumun üyeleri arasında bulunuyordu. Akademik kariyerinden sonra Fransa, İngiltere, Amerika gibi ülkelerde değişik konularda temasları olan İnalcık böylece bu ülkelerin tarih anlayışını yakından tanır. Amerika”da University of Chicago Tarih Bölümü”nde Osmanlı Tarihi, Osmanlı Sosyal ve Ekonomik Tarihi konusunda 15 yıl boyunca ders verir. Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü kurucusu olan İnalcık bugün dünya çapında bir üne sahip. Arnavutluk”a ait eski icmal defterlerini neşreden İnalcık bu çalışması ile oryantalistlerin dikkatini çeker. İslâm Ansiklopedisi”ne yazdığı yazılar ise onun iyice tanınmasına yol açar. Sosyoloji ile tarihi birleştirip yeni bir yöntemi Türk tarihçiliğine kazandıran İnalcık topografik araştırmalarla da belgeleri kontrol ederek doğru sonuca ulaşılabileceğini gösteren önemli bir tarihçi. Özellikle Batı tarihçiliğinin yöntemi konusunda Türkiye”nin ufkunu açan İnalcık, Fransız tarihçi Fernand Braudel”ci olarak biliniyor. Dünyada Braudel tarihçiliğini savunanlar belirli programlar dahilinde bugün önemli çalışmalara imza atıyorlar. Bugün Halil İnalcık”ın öğrencileri tarafından Amerika”da 15 üniversitede Osmanlı dersleri okutuluyor ve objektif çalışma yapan sayısız uzman bulunuyor. Zaten değişik görevleri bulunan İnalcık”ın eski öğrencilerinden 40-50 kadar profesör “İnalcık School” diye bir tarih yaklaşımını benimsiyor. Bu akademisyenler önümüzdeki sene Harvard”da toplanıp İnalcık”ın tarih anlayışını tartışacaklar. Sadece öğrencilerinden değil dünyanın birçok üniversitesinden de takdir ve tebrik alıyor. Boğaziçi, Uludağ, Selçuk, Atina, Hebrew University of Jerusalem (Küdüs), University of Bucharest (Bükreş), Chicago (Emeritus profesörlük), Sofya gibi üniversitelerden fahri doktora unvanı aldı. Halil İnalcık çok sayıda akademik yayına editörlük yaptığı gibi uluslararası konferansların da en önemli isimlerinden birisi. Ayrıca İnalcık”ın sayısız makale ve kitabı bulunuyor. Şu anda Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi”nde bir Halil İnalcık Salonu oluşturulmuş durumda. Bu salonda İnalcık”ın değişik dönemlerde aldığı ödüller sergileniyor. Ancak Bilkent Üniversitesi Rektörü Ali Doğramacı tarafından oluşturulan Halil İnalcık Osmanlı Araştırma Merkezi gelecek kuşak tarihçiler için önemli. Uluslararası boyutta ilgi gören bu merkezde ünlü tarihçinin bütün mikro filmleri, evrakları, arşiv belgeleri bulunuyor. İnalcık”ın Türk Tarih Kurumu, Oscar ödüllerini veren Fellow American Academy of Arts and Sciences gibi 30 yakın yerli ve yabancı ilmi cemiyetlerde de şeref ve onur üyelikleri bulunuyor. |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
‘Şeyh Edebali Vefai tarikatındandır’
Kasım 6, 2009 · Yorum Yapın
→ yorum bırakKategoriler: 1
BU BİR ACİL HAYAT ÇAĞRISIDIR KAYITSIZ KALMAYIN GÜLER ZERE SERBEST BIRAKILSIN
Temmuz 29, 2009 · Yorum Yapın
→ yorum bırakKategoriler: 1
Haftanın sözü
Temmuz 24, 2009 · Yorum Yapın
Ruh gibi hafif ve lâtif olmayan kişi, âşık değildir. Geceleri, yıldız gibi, ay’ın etrafında dönüp dolaşmayan âşık olamaz. Bu sözü benden duy; bu söz boş değil: rüzgar esmedikçe sancağın dalgalanmasına imkân yoktur.
Hz. Mevlâna Muhammed Celaleddin-i Rûmî (k.s.)
→ yorum bırakKategoriler: 1
Hadi birlikte bir Mevlevi dergahına gidelim.
Temmuz 6, 2009 · Yorum Yapın
Hadi birlikte bir Mevlevi dergahına gidelim. Bugün mukabele günü değil fakat biz bugün sadece bir Mevlevi dergahına gitmek, hücrelerden birine girmek, dedeyle görüşmek istiyoruz. Hem de biraz çabuk davranmamız lazım çünkü bütün Mevlevi dergahları akşam ezanı okundu mu sırlanır yani kapanır. Kapatmak Mevlevilerce kötü, hoş karşılanmayan bir tabirdir. Kimsenin kapısı kapanmasın. Mevleviler böyle kötü manası olan bir tabiri ağızlarına almazlar. Onlarda kapı ötülür, sırlanır. Dergaha yaya gitmek icap eder. Öyle bir feyiz kaynağına arabayla gitmek edebe aykırıdır. Oraya başı ayak yaparak, sular gibi yere yüzler sürerek elsiz ayakasız gitmek gerek ama uzak dediğinizi duyar gibiyim. Kolayı var, bir yere kadar arabayla gideriz dergaha yakın yerde ineriz yürüyerek gideriz. Böylece hem yorulmayız, hem de edep yerine gelmiş olur. Amaaa yanımıza küçük bir berk-i sebz almamız gerekir. Yüke gerek yok mangır daha makbule geçer. Dokuzla taksimi kabil olmak şartyla dokuz, on sekiz, yirmi yedi…lira. bu Mevlevi niyazıdır. Niyaza berk-i sebz (yeşil yaprak) demişler çünkü kudreti olmayan bir yeşil yaprak koparıp onu götürür onu verir. İşte dergah… kapıdan niyazla girilir. Yani sağ ayağınızın baş parmağını sol ayağınızın baş parmağı üzerine koyun sağ elinizi de kalbinizin üzerine koyun, başınızı çok eğmemek şartıyla belinizden itibaren vücudunuzu biraz eğin tamaaam işte buna baş kesmek denir yahut niyaz etmek denir. Şimdi de sağ ayağınızla içeri adım atın. Bismillahirrahmanirrahim… Şu ney duyulan hücreye gidelim. Neyzenbaşının hücresi olmalı.. kapıya vurulmaz, izin alınmadan da girilmez. Ne mi yapalım? Fakir yani ben…ama artık benlik de senlik de dışarıda kaldı. Burada ben yerine fakir, sen yerine nazarım diyeceğiz. Şimdi, hücre kapısına varınca “destuuuuuur” diyeceğim, içeriden uzunca bir “huuuuu” çekildi mi izin var demektir. Bu ses gelmezse iki kere daha yapılır sonra ısrar etmeden gidilir. -destuuuuuuur -huuuuu Yine baş keserek sağ ayağımızla girelim ve selam verelim. Şimdi dedeyle görüşelim. Görüşmek, dedenin sağ elini sağ elle tutup ağza götürülüp biraz eğilerek öpmektir.bu sırada ikisi de aynı anda eğilirler ve birbirlerinin ellerini öperler. Sedire geçip düz üstü oturduk. Bakın dede ne diyor? – aşk olsun – eyvallah…(eyvallah derken yine niyaz ediyoruz.) bundan sonra sohbete başlayabiliriz. fazla oturmayalım, icazet alıp çıkalım. Çünkü vakit hem geç hemde şu saz benizli kısa sakallı Mevlevi neyzeni karşısındaki nevniyaza ney üflemesini talim etmede. Mani olmayalım. Çıkarken yine dedeyle görüşeceğiz ya, görüşürken niyazımızı kendimiz bile duymadan avucuna sıkıştıralım ve ayakkabımızı dışarı çevirmeden giyelim, arkamızı dönmeden sol ayağımızla çıkalım. Vekit olsaydı şeyHadi birlikte bir Mevlevi dergahına gidelim. Bugün mukabele günü değil fakat biz bugün sadece bir Mevlevi dergahına gitmek, hücrelerden birine girmek, dedeyle görüşmek istiyoruz. Hem de biraz çabuk davranmamız lazım çünkü bütün Mevlevi dergahları akşam ezanı okundu mu sırlanır yani kapanır. Kapatmak Mevlevilerce kötü, hoş karşılanmayan bir tabirdir. Kimsenin kapısı kapanmasın. Mevleviler böyle kötü manası olan bir tabiri ağızlarına almazlar. Onlarda kapı ötülür, sırlanır. Dergaha yaya gitmek icap eder. Öyle bir feyiz kaynağına arabayla gitmek edebe aykırıdır. Oraya başı ayak yaparak, sular gibi yere yüzler sürerek elsiz ayakasız gitmek gerek ama uzak dediğinizi duyar gibiyim. Kolayı var, bir yere kadar arabayla gideriz dergaha yakın yerde ineriz yürüyerek gideriz. Böylece hem yorulmayız, hem de edep yerine gelmiş olur. Amaaa yanımıza küçük bir berk-i sebz almamız gerekir. Yüke gerek yok mangır daha makbule geçer. Dokuzla taksimi kabil olmak şartyla dokuz, on sekiz, yirmi yedi…lira. bu Mevlevi niyazıdır. Niyaza berk-i sebz (yeşil yaprak) demişler çünkü kudreti olmayan bir yeşil yaprak koparıp onu götürür onu verir. İşte dergah… kapıdan niyazla girilir. Yani sağ ayağınızın baş parmağını sol ayağınızın baş parmağı üzerine koyun sağ elinizi de kalbinizin üzerine koyun, başınızı çok eğmemek şartıyla belinizden itibaren vücudunuzu biraz eğin tamaaam işte buna baş kesmek denir yahut niyaz etmek denir. Şimdi de sağ ayağınızla içeri adım atın. Bismillahirrahmanirrahim… Şu ney duyulan hücreye gidelim. Neyzenbaşının hücresi olmalı.. kapıya vurulmaz, izin alınmadan da girilmez. Ne mi yapalım? Fakir yani ben…ama artık benlik de senlik de dışarıda kaldı. Burada ben yerine fakir, sen yerine nazarım diyeceğiz. Şimdi, hücre kapısına varınca “destuuuuuur” diyeceğim, içeriden uzunca bir “huuuuu” çekildi mi izin var demektir. Bu ses gelmezse iki kere daha yapılır sonra ısrar etmeden gidilir. -destuuuuuuur -huuuuu Yine baş keserek sağ ayağımızla girelim ve selam verelim. Şimdi dedeyle görüşelim. Görüşmek, dedenin sağ elini sağ elle tutup ağza götürülüp biraz eğilerek öpmektir.bu sırada ikisi de aynı anda eğilirler ve birbirlerinin ellerini öperler. Sedire geçip düz üstü oturduk. Bakın dede ne diyor? – aşk olsun – eyvallah…(eyvallah derken yine niyaz ediyoruz.) bundan sonra sohbete başlayabiliriz. fazla oturmayalım, icazet alıp çıkalım. Çünkü vakit hem geç hemde şu saz benizli kısa sakallı Mevlevi neyzeni karşısındaki nevniyaza ney üflemesini talim etmede. Mani olmayalım. Çıkarken yine dedeyle görüşeceğiz ya, görüşürken niyazımızı kendimiz bile duymadan avucuna sıkıştıralım ve ayakkabımızı dışarı çevirmeden giyelim, arkamızı dönmeden sol ayağımızla çıkalım. Vekit olsaydı şeyhide görürdük ama onu görmek için önce meydancı dedeye haber vermek lazım. Meydancı, şeyhe haber veriri ve onun delaleti ile huzura gidilir. Kabul edilmemeye imkan yoktur. Fakat dergahlarda sıkı bir disiplin hakimdir ve buna uymak zarureti vardır… Eyvallah… _________________ “Nerede kan görürsen hiç şüphe etme ki biz oradan geçtik. Kanlı gözyaşlarımızı takip ederek izimizi izleyebilirsin” Hz. Mevlanahide görürdük ama onu görmek için önce meydancı dedeye haber vermek lazım. Meydancı, şeyhe haber veriri ve onun delaleti ile huzura gidilir. Kabul edilmemeye imkan yoktur. Fakat dergahlarda sıkı bir disiplin hakimdir ve buna uymak zarureti vardır… Eyvallah… _________________ “Nerede kan görürsen hiç şüphe etme ki biz oradan geçtik. Kanlı gözyaşlarımızı takip ederek izimizi izleyebilirsin” Hz. Mevlana
→ yorum bırakKategoriler: 1
İlber Ortaylı ile Tarih Dersleri: Osmanlı’da Tarikatlar
Temmuz 2, 2009 · Yorum Yapın
Konu: Osmanlı’da tarikatlar
Konuk: Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tasavvuf Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi, Prof. Dr. Mustafa Kara
İlber Ortaylı: Bir vakitler Hindistan’dan kaynaklandığı ve İran noktasında yoğun olarak tasavvuf hareketlerinin şekillendiği hatta İran edebiyatının en parlak dönemini tasavvufi düşünceye borçlu olduğu bilindiği halde bilhassa 16. asırda Safevi hakimiyetinden ve Şii caferiliğin resmen din olarak ilan edilmesinden sonra İran kıtasında insanların tasavvufi düşünceyi, hele tarikatları izlemediği görülmüştür.
Tarikatlar Selçuklu ve Osmanlı Türkiye’sine özgün düşünce ve inanç hareketleridir. Eski devirde, yani Selçuki devirlerde ve bilhassa Selçuki sonrası, İran ve Anadolu Beylikler döneminde bilhassa Akkoyunlular ve Karakoyunlular zamanında birtakım dergahlara ve tasavvufi merkezlere “soyurgal” dediğimiz, bir nevi vergiden muafiyet beratı verildiği görülürse, ki bu doğrudan doğruya tarikatların ve dergahların, devletin politikası, asayiş ve cemiyet düzeninin devamı konusunda bir desteği olduğunu gösterir.
Osmanlı toplumunda dergâh, ulema ve şeyh bir üçgen teşkil eder. Bunların arasında her zaman bir armoni, bir uyum yoktur ama bir denge olduğu açıktır. Şurası bir gerçektir, Bursa Osmanlı’nın merkezidir ve Bursa’da yoğun bir tasavvufi düşünce ve tarikat vardır. Bu tarikatların başında Buhara’den gelen Emir Sultanı görürüz. Hala bugün bile ziyaret edilen ve Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında rolü olan din büyüklerindendir. Aslında Osmanlı ülkesinin adım adım fethinde bir nevi belgeleme tarikat büyüklerinin, evliyanın mezarları, dergâhlarıyla kendini göstermektedir.
Şurası bir gerçektir, medrese ve dergâh arasında yani meşayih ve ulema arasında gerilim de eksik değildir. Nitekim 16. asırda Çivizade Muhiddin tarikatlara olan düşmanlığıyla tanınır. Hatta o kadar ki, Kanuni Sultan Süleyman bile onun bu aşırı davranışından dolayı kendisini şeyhülislamlıktan azletmiştir; başkent müftülüğünden daha doğrusu. Ebu Suud Efendi’nin tarikatlar konusundaki tutumunu tespit etmek güçtür. Taraftar mıdır, sempati duyar mı, yoksa karşı mıdır? Herhalde dengeli hukukçu kişiliğiyle bu gibi problemi büyütmekten çekinmiştir. 17. asırda bilhassa Vani Mehmet Efendi ki, Haceyi Sultani yani “tuteur imperial” gibi yüksek rütbeye ulaşan birinin dahi tarikatlar hakkında iyi fikirleri olmadığı bellidir. İş devam eder gider.
19. asırda ünlü hukukçu, ünlü tarihçi ve hiç şüphesiz ki Osmanlı medreselerinin son güneşi Ahmet Cevdet Paşa tarikatlar için ne diyordu? Hiç de öyle çok yüceltici bir tavır yoktur. Hatta burada çağdaş insana bir yaklaşım vardır.
Bugün bile devir tarikat değil, hakikat devridir diyenler vardır. Oysa Osmanlı toplumunda tarikat, dergâh ve tasavvufi düşüncenin her zaman önemli bir rolü olmuştur. İnsanlar oraya devam ederler. 600 bin nüfuslu İstanbul’da, 300’ü aşkın dergâh olduğunu pekala bazı tarikat, tekaye mecmualarından biliyoruz. Bunlardan Mehmet Serhan Tahşi bir tanesini yayınlamıştır. Diğerleri de, hiç şüphesiz ki Mustafa Kara’dır. Mustafa Kara üstadımızla tarikatlar üzerinde konuşmak istiyoruz. Ve kendileriyle bugün hem bu üst konudaki yazılmış kitaplar, hem muhtelif sorunlar, hem Osmanlı toplumunda tarikatin rolü nedir ben umuyorum ki aydınlatıcı bilgiler elde edebileceğiz.
İlber Ortaylı: Şimdi çok enteresan bir şey. Bildiğimiz tarihi kayıtlar ve bilgimiz içinde tarikat geleneği içerisinde, Bursa’da Emir Sultan, Buhara kaynağı Nakşibendiliği’ni, Emir Sultan hayata hakim olmuş, hükümdara hakim olmuş, I. Bayezid’e. Çok ilginç bir şey bu. Bu devam ediyor. Bakıyorsunuz bütün hükümdarlar hatta bizim en sofu bilmemiz gereken II. Bayezid, onun oğlu bütün orta Şark’ın fatihi Yavuz Sultan Selim Han bile ehli tarik. Padişahlar bir iki böyle, hem Nakşibendi hem Mevlevi, adeta Şeyh Türlü gibi birkaç şeyhe bağlı, ki çok normal bir şey bu.
Mustafa Kara: Devlet başkanı için normal bir şey.
İlber Ortaylı: Sonra efendim, şeyler var mesela. Besleniyor tarikatlar. Dergâhlar besleniyor. Hep devam ediyor bu. Mesela ben 19. asırda ilginç bir kayıt biliyorum. Ne yaptılar? Üsküdar’daki bir şeyh vefat etti yerine şeyh tayin etmek için oğlunu buldular. Oğlu memurdu, genç yaşta emekli tayin ettiler onu padişah iradesiyle. Bunlar oluyor. Ama öbür taraftan da, bir tarikat ehli Kırım Muharebesi sırasında bayrak açıp gönüllü topluyor diye yasak ediliyor. O kadar değil, aslı asker şubesi. Bunlar çok ilginç şeyler. Acaba bunların üzerinde durabilir miyiz?
Mustafa Kara: Osmanlı Tarihi boyunca Tasavvuf çok renkli bir alan.
İlber Ortaylı: Evet
Mustafa Kara: Özellikle dervişlerle saray erbabının ilişkileri de oldukça renkli. İsterseniz, Emir Sultan’la başladınız, oradan başlayalım. Emir Sultan gerçekten Buhara, Bursa, Bosna hattının çok merkezi bir yerinde durmaktadır. Tabi Emir Sultan’ın Buharalı oluşu bir tarafa, Emir Sultan’ın seyyid oluşu da çok önemlidir Osmanlı için. Dolayısıyla peygamberimizin torunu oluşu ve sadece Buhara ile Bursa değil, Buhara, Rauza ve Bursa’yı birleştiren bir üçgenin ortasındadır. Gerçekten Fatih başta olmak üzere birçok Osmanlı Sultanı Emir Sultan Külliyesi’ne vakıflar bağlamış, maddi imkânlar vermiş ve adeta bu birinci başkentin gerçekten gönül sultanı olmuş. Daha sonraki yüzyıllarda ifade buyurduğunuz gibi, dergâhlarla saray arasındaki ilişki genel hatlarıyla müsbettir. Genel hatlarıyla ilişkiler iyidir ve sultanlar teknik olarak A tarikatına, B tarikatına mensup bir mürid bir derviş değildir. Ama devlet başkanı olarak bütün tarikatlara belli bir yakınlıktan bakan yöneticidirler. Bütün genel olay, bu sultanlara şu gözle bakılabilir.
İlber Ortaylı: Bektaşiliğin durumu ne oluyor mesela? O enteresan.
Mustafa Kara: Ama esas olan, devletin özellikle bu yeniçerilikle çok sıkı fıkı oluşu sebebiyle. Devletin Bektaşilikle 1826’ya kadar büyük bir derdi yok. 1826’da bu yeniçerilerle çok içli dışlı olduğu için devlet şunu görüyor. Bektaşiliği yasaklamadan Bektaşiliğin hesabını görmek kolay olmayacak. O kadar iç içedir bunlar. Dolayısıyla devlet, yeniçerilikle birlikte bektaşiliğin de hesabını görüyor.
İlber Ortaylı: Yani dergâhın etrafla kurduğu bağlantı, dedikodu, değerlendirme, kanaat önderleri olmaları çok önemli tabii.
Mustafa Kara: Özellikle Yeniçerilerle o kadar güçlü bir bağ kuruyor ki; ama onun dışında devletin çok farklı muamele ettiği bir tarikat yoktur. Aslında Tanzimat’tan sonra da olmamıştır. Devletin gidişatına tavır koyanları da her zaman hesaba çekmiştir.
İlber Ortaylı: Tabii, ama onlar da mesela, daha enteresan bir şey, o da çok çıkmıyor. Demin dediğimiz İsmaili Maşuki dışında. Yani bir sürü mesela kadızadeliler var değil mi? Üstüvani onlardan. Bunlar dert hükümetin başına. Fatih Camii Vakası mesela, Üstüvani takımını sürdüler Kıbrıs’a. Bu gibi şeyler çok görülmüyor. Demek ki tarikatlar hakikaten Osmanlı toplumunda kendi kabukları içinde ve siyasete de gerçekten çok katılmıyorlar. Onlardan bekleneni yerine getiriyorlar.
Mustafa Kara: Yaptıkları iş tabi toplumun ahlak eğitimi, toplumun…
İlber Ortaylı: Önemli. Herkes geliyor.
Mustafa Kara: İnsanların gönül dünyalarına ufuklar veriyorlar. Derinlik kazandırıyorlar.
İlber Ortaylı: En azından zapt-ü rabt altına alıyorlar. Sokaktan insanlar içeride o sayede. Çok enteresan mesela değil mi? Şurada bir Kont Ostrorog vardı 19. yy’da. Tamamen yani Osmanlı İmparatorluğu’nun mali kontrolü dolayısıyla burada bulunan beynelmilel bir uzman. Polonya asıllı. O kadar intibak etti ki o dahi oğlunu Mevlevi dergâhına götürdü. Çok enteresan, Mevlevi yaptı oğlunu bir yerde. Herkes yani bütün aristokrasi aynı şeyi yapıyor ama bu bir görünüş tabii.
Mustafa Kara: Siyasi mekanizma ile, saygıdeğer Hocam, dergâhlar arasında bu yakınlığın bir başka sebebi de dergahlar bir kültür merkezi. Yani bu devletin birinci sınıf şairleri bu dergâhlarda yetişiyor. Bu devletin birinci sınıf bestekârları bu dergâhlarda yetişiyor.
İlber Ortaylı: Evet.
Mustafa Kara: Bu devletin birinci sınıf hattatları bu dergâhlarda yetişiyor. Dolayısıyla devletin kültür merkezi olma hürriyeti de var. Bunlar sıradan bir kurum değildir. Devletin çok önemli bir damarıdır.
İlber Ortaylı: Geçmişte. 19, 20 artık orda da bir çöküntü var herhalde.
Mustafa Kara: Şüphesiz. Devletlerin kurumları kuruluşta nasıl bir coşku yaşarsa…
İlber Ortaylı: Yani mesela bir tipi var, bir şeyh tipi var. Bu böyle, zaman zaman deli dolu çıkan, tok sözlü çıkan devlet büyüklerini bile zemmeden icabında veya
Mustafa Kara: Muhalif tipler var.
İlber Ortaylı: Ama öbür tarafta da gerçek bir mualleme değil bu. Hani anlatır ya Abdülbaki Gölpınarlı Hoca kendi kitabında. Abdüllah-i Berki Hazretlerini Adile Sultan görüyor. Adile Sultan’ın kişiliği mühim çünkü II. Mahmut’un en büyük çocuğu. Yani sık sık Abdülmecit ve Abdülaziz’e dahi, en uzun o yaşadı, erkek olsaydım ben padişah olacaktım. Ama çok kültürlü, dil bilen…
Mustafa Kara: Divan sahibi
İlber Ortaylı: Çok iyi şaire, mûsikîden anlıyor. Kandilli Kız Lisesi de bugün biliyorsunuz aslında onun sarayı. En önemli prenses sarayı da o. O, intisab etmek istedi Şeyh’e gittiği zaman böyle mutantan bir şekilde saray arabasıyla, halayıklarıyla kabul edilmedi. Ne zamanki bunu anladı, basit bir halk kadını kıyafetiyle feracesini kuşanıp gitti. Kapılardan karşılandı ve Şeyh Efendi ne dedi kendisine: “Adile Sultan olarak giremezsin buraya, Adile Hanım olursan kapılarda karşılarız.” Çok önemli, böyle bir çıkış yapıyor. Bu tabi kimseyi çok rahatsız etmez. Siyasi bir ayaklanma değil, saraya karşı bir tavır değil. Halkın dilinde kulaktan kulağa bugüne kadar gelmiş.
Mustafa Kara: Adile Sultan saraya mensup olup divanı olan tek kadın. Divanında bizim tasavvuf kültürüyle ilgili çok ilginç bir şey yapıyor Hocam. Diğer tekke şairlerinde bu yoktur. 12 büyük tarikat var. 12 büyük tarikatın pirlerine ayrı ayrı şiirler yazıyor. Gerçekten tasavvuf kültürüyle iç içe olan bir kadın.
İlber Ortaylı: Hanedanın büyük halası. Fevkalade marifetli biri. Yani 19. asırdaki prenses tipini de o çizdi tabi. Hem alaturka kültür var, hem alafranga kültür var. Hem emansipe, yani kişilik var. Çünkü yaşayan padişahların, Sultan Murat, Sultan Abdülhamit, Sultan Reşat ve Sultan Vahdettin’in nesi oluyor, halası, her iki taraftan da halası. Bunların bazılarının saltanatını göremedi ama her ikisinin de halasıydı.
Mustafa Kara: Dolayısıyla Hocam, bu tip insanlarla, saray ehliyle dergâh mensupları arasında bir sevgi, muhabbet bağı oluşuyor.
İlber Ortaylı: Şeyi düşünüyorum. Genç Sultan Ahmet, I.Ahmet, kaç yaşında öldü, 23 yaşında öldü. Adam akıllı genç, bugün Amerikalıların teenager dediği yani şabb-ı emred yaşta, genç de bir şeyi var bunun, sevdiği, Kösem Sultan. En mutlu dönemleri. Devamlı karşıda Üsküdar’dalar. Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri’ni ziyaret ediyorlar. Ve orada tabi bir nasihat, bir telkin alıyorlar. Siz o dergâhın kazandığı otoriteyi düşünün etrafta. Çok tabi bu bir görünüm. Zannediyorum orta şark tarihinde, bütün İslam tarihinde bunun benzeri manzara az. İstisnai olarak bazı hükümdarların var böyle yaklaşımı; Hindde falan, Humayun’un falan. Osmanlı’da da bu müesseseleşmiş. Hepsi yapıyor bunu.
Mustafa Kara: Ve bir de altı asra yayılması var. Babür Şah da da var bu. Fakat ömürleri kısa. Fakat Osmanlı …
İlber Ortaylı: Babür Şah’ın yok böyle tasavvufla bağı.
Mustafa Kara: Bir muhabbeti var. Mesela Ubeydullah Ahrar’ın bir kitabını tercüme ediyor. Osmanlılar da bu altı asır oluşu istisnai’dir. Ve bu altı asır boyunca, Şeyh Edeb Ali’den Vahdettin’e kadar bütün padişahların böyle bir muhabbeti var. Bu, toplumun tasavvuf kültürü, vazgeçilmez bir kültürüdür çünkü ilim, irfan ve sanatı temsil ediyor aynı zamanda.
İlber Ortaylı: Aynı zamanda itidal cemiyette, itidal çok önemli, o sağlanıyor.
İlber Ortaylı: Şimdi biz geldik 19. asıra. Bektaşilik telvin edildi. Ama yeniden dirildi tabi. Nakşibendilik var. Hükümete çok yakın. Kayyum durumda adeta. Mevlevilik hep devam ediyor, o böyle bir entelektüel tarikat adeta. Onun devamı enteresan. Ecnebilerin bile hayran olduğu ve zaten yapı itibariyle gayrimüslim muhibler de var, dervişler de var.
Mustafa Kara: Bektaşilik’te de var.
İlber Ortaylı: Bektaşilikte zaten var. Bunlarda böyle bir ecnebi çekme hassası var. Hatırlıyorum, İsveç’in son zaman elçilerinden birisi kendi çok anlattığı için söylüyorum, Erik Cornell, Hacıbektaş’ta Pîr Evi’ne gitti. Çilehaneye çıktı. Onu derhal orada benimsediler. O da ondan sonra hayran oldu o takıma. Adeta bir causa honoris üye gibi oldu.
Mustafa Kara: Gönül işi diyorlar ya..
İlber Ortaylı: Bu ne kadar böyle kolay, sarıyor insanları. Ve çok tuhaf. Ondan sonra, en ilginç tarafı, o dergâhlarda kimin neyi ne kadar aldığı, tasavvufi düşünceyi benimsediği de mühim değil. Kimi neyzen oluyor, kimi neyzeni dinliyor. Kimi hattat veya müzehhip oluyor ve yahut onları seyrediyor. Sanata ilgi duymayı öğreniyor. Belli ki, İstanbul halkı, Bursa halkı devam etmiş gitmiş.
Şimdi ikinci bir safhaya geldik. O çok önemli. 15. asırda iki tane fütuhat var Balkanlar’da. Bosna ve Arnavutluk. Bu Arnavutluk süratle, Bosna daha yavaş, İslamlaştı. Yüzde yüz değil tabi. Şimdi burada baktığınız zaman, Bosna’da Bektaşilik yok. Kim geliyor, Kadiri geliyor. Kim geliyor, Mevlevi tabi başta. Nakşî de var, Halvetî de var. Şimdi Kırım’a bakıyorsun, Osmanlı ülkesiyle 13. asırdan itibaren zaten İslamlaşma da oluyor Selçukiler devrinde. Yalnız Memlukların da etkisi var ordaki İslamlaşma’da. Buna rağmen, orada tarikatlar deyince mesela Bektaşiliği görmüyoruz. Kadirilik görüyoruz. Mevlevilik görüyoruz. Biraz değil asıl Mevlevilik. Ve Nakşilik bile var. Bu niye böyle? Niye mesala Arnavutluk’ta bir sürü Bektaşi var. Niçin 17.asırda Girit alınmış bir sürü Bektaşi ve Alevi dedesi var. İkisi biraz farklıdır.
Mustafa Kara: Evet ton farkı var.
İlber Ortaylı: Niye orda onlar var da, mesela Mevleviliği ta 19.asırda Sultan Abdülhamit Aydın Mevlevihanesi’ni görevlendirmiş. Böylelikle Kandiya’da kurulmuş bu ilk dergâh. Niye öyle, bunun bilmek lazım.
Mustafa Kara: Şöyle bir durum var Hocam. Bu sadece Osmanlılar’a has bir şey değil. Tarikatların tarihleri farklı olduğu gibi coğrafyaları da farklı oluyor. Yani bizim Osmanlı’da mesela çok yaygın olan bir tarikat, Türkistan’da olmuyor. Mesela Kuzey Afrika’nın en yaygın tarikatı Şazeviye tarikatıdır. Osmanlı’da yok.
İlber Ortaylı: Evet. Ticanilik yahut. Bize çok geç geldi. Ama ticanilik benim bildiğim 19.yy’ da bile yok Türkiye’de. 20. asırda Dr. Pilavoğlu getiriyor ilk defa.
Mustafa Kara: Mevlana Celaleddin-i Rumi biliyorsunuz Afganistanlı’dır ama Afganistan’da Mevlevilik yoktur.
İlber Ortaylı: Ama zaten o zaman böyle bir şey kurulamaz ki. Oğluyla çıktı bu değil mi?
Mustafa Kara: Çıktı da..
İlber Ortaylı: Kendi de tutunamadı.
Mustafa Kara: Konya’dan yayıldı ya Bosna’ya gidiyor ama Afganistan’a gidemiyor. Niçin? Burada enteresan manevi şeyler var, sebepler var. İnsanların fıtratlarıyla ilgili, bu tarikat mensuplarının gayretleriyle ilgili, çok sebepli bir şey. İnsan psikolojisiyle ilgili.
İlber Ortaylı: Evet mesela mederesenin tutulması lazım.
Mustafa Kara: O da sebeplerden biri olabilir. Mesela bir toplumda medrese kültürü çok güçlü ise, orada Bektaşilerin mesela yaygınlaşması tutulması zordur. Nitekim devlet 1826’da Bektaşiliği yasakladığı zaman, Bektaşi tekkelerini Nakşibendilere verdi.
İlber Ortaylı: Onların kayyumluğuna verdi.
Mustafa Kara: Onlara devretti ki onların tesiri azalsın diye.
İlber Ortaylı: Ne oldu azaldı mı? Yok.
Mustafa Kara: Bir müddet. 20- 30 sene sonra tekrar, aynı şey yeniden devam etti.
İlber Ortaylı: Şimdi ortada büyük bir sorun var. Medrese, yani ulema, ve dergâh, yani meşayih ve dervişân arasındaki gerilim. Bunlar böyle çok hazır lop genellemeler. İstisnası olmaz olur mu. Bir sürü müderris var ki birinci sınıf mutasavvuf. Hatta öyle müderrisan var ki şeyh. Sonra diyoruz ki Bektaşiler, Nakşiler, Mevleviler öyleleri var ki Şeyh Türlüt deniyor, değil mi, hem Bektaşiperest hem Mevlevi. Bugün de böyle. Bir bakıyorsunuz cerrahiyeden. Yani buna müsait bu ortam. Bu mecz edilebiliyor. Bunda bir ayıp yok. Bu bir oportünizm değil. Öyle ulema üyesi var ki ilmiye sınıfından, son derece hoş mutsavvuflar bunlar veya ilmiyeden ama tekkelerin o kadar da aleyhinde değiller. Tasavvufi düşünceyse, örneğin Cevdet Paşa tipik örneği. Alakası olmadığı belli ama yaşayış itibariyla katiyen öyle karşı da değil. Taraftar olanı da çok tabi. Şimdi bunu anlamak lazım. Bu çok önemli bir şey. Ve 19 yy.’da modernist dediğimiz bir İslam var. Hukuka dayalı. İçtihatlara, içtihatlar arasındaki birleştirmelere, Cevdet Paşa onların başında gelir. Ve yeni bir hayatı, modern bir dünyayı buna göre oturtan ve yorumlayan bunlar dışında. Bir de böyle İttihatçılar gibi, böyle Melamilik, Bektaşilik, Mevleviliğe hayran Muhibban diye gazete çıkaran, ama bir yandan da anayasacılık, “franc-maçonnerie” üyesi olan böyle bir karmaşa. Değişen medrese var, kendini dünyaya uyduran tarikat ve dergâhlar var ve çökeni var. Ne diyorsunuz bu çökmeye?
Mustafa Kara: Bu çökmeye isterseniz sonra gelelim. Önce bu farklı anlayışlara bir temas etmemiz gerekiyor saygıdeğer Hocam, bendeniz bu medrese anlayışıyla tekke anlayışını şöyle anlıyorum. Bütün toplumlar için böyle aslında, sadece İslam toplumları için değil. Bütün toplumlar kendi mukaddes metinlerini farklı algılıyor. Bu, insanın fıtratıyla ilgili. Herkes kendi mukaddes metnini bazen çok mistik bir şekilde yorumluyor. Bazen ise çok rasyonel bir şekilde yorumluyor. Bu, İslam kültürü için de söz konusudur ve tasavvuf işte Kuran’ı, İslam’ın klasik metinlerini mistik yorumlara tâbi tutarak kendine bir yol bulan bir anlayış. Medrese ise daha rasyonel, daha farklı açılardan bakan bir yolu tercih ediyor, dolayısıyla orada bir çatışma vardır doğrudur. Sizin de ifade buyurduğunuz gibi çok genel bir çatışma değildir. Yani müderrislerin büyük bir kısmı Cevdet Paşa gibi tasavvufa hürmetkârdır, kendisi bir derviş değilse bile. Dervişlerin, mutasavvufların bir kısmı da medreseyi bitirmiş, işte Aziz Mahmut Hüdayi gibi, o dönemin kadısı olmuş…
İlber Ortaylı: Veyahut son dönemde Bayezit Kütüphanesi’nin müdürü İsmail Sait Efendi gibi.
Mustafa Kara: İsmail Sencer gibi.. Yani bunlara biz bu iki ilmi biraraya getiren büyük şahsiyetler..
İlber Ortaylı: Yani şeriat ve tarikat veya ilim ve irfan…
Mustafa Kara: Hepsini mecz ediyor. Şimdi çöküşe gelirsek. Çöküşte aslında Tanzimat döneminde olsun, özellikle II. Meşrutiyet döneminde olsun, 1909-1919 arasında çok ciddi bir tartışma vardır Osmanlı kroniklerinde. Soru şu: Tekkeleri ne yapacağız? Dergâhları ne yapacağız? Tasavvufi hayat ne olacak?
Bütün mecmuaların ana konularından biri budur. Buna değişik cevaplar veriliyor ama tabi ki Suficiler biraz farklı cevap veriyor, Türkçüler, Batıcılar, İslamcılar… Fakat hepsinin ortak bir kanaati var. Sufiler dahil hepsi şunu söylüyorlar: Tekkelerde bir çöküş var, gelin bunun sebeplerine bakalım ve çarelerini bulalım. Bu konuda hepsi ittifak halinde, bunu itiraf ediyorlar. Ve çöküşün sebeplerini de tartışıyorlar gayet tabi. Öne hangisi çıkıyor? Birçok sebep var. Sufiler’de dahil, hepsinde öne çıkan birinci sebep saygıdeğer hocam, tekke şeyhi olan insanların yetersizliği. Buradan meşhur terim ortaya çıkıyor, “beşik şeyhliği”. Hani beşik ulemalığı var ya, bu, bir dönem sonra beşik şeyhliği diye bir terimle de bizi karşılaştırıyor. Yani Şeyh Efendi ölüyor, yerine kim geçecek?
İlber Ortaylı: Demin verdiğim örnek oğlu mutalaka.
Mustafa Kara: Evet tabi..
İlber Ortaylı: Ama insanı hayrete ve hayranlığa düşürenler de var. İşte Hüseyin Fahrettin Dede. Sadettin Arel gibi, Rauf Yekta gibi insanları çekmiş. Mûsikî bilgisi, Batı mûsikîsini de öyle biliyor ki, zaten onlar Almanca, Fransızca biliyor. Çünkü solfej ve mûsikî ilmini takip etmenin başka ölçüsü yok. Yani mesela şeyhlerden değildir ama ulemadan Elmalılı Ahmet Efendi Fransızca’yı kendi fevkalade iyi öğrenmiştir. Cevdet Paşa öyleydi…
Mustafa Kara: Bir dönem en enteresan Osmanlı son dönemde büyük insanlar var. Hem mederese ilimlerinde, hem tasavvuf ilimlerinde hem de sanatta. Muhammed Hamdi Yazır aynı zamanda hattatmış.
İlber Ortaylı: Ben Ahmet Hamdi Yazır dedim galiba özür dilerim.
Mustafa Kara: Aynı zamanda şair hocam. Bütün ilahiyatçılar şunda ittifak, 20. yüzyılın en büyük müfessiri.
İlber Ortaylı: Dirayet tefsiri yapıyor. Yeni bir yoldur.
Mustafa Kara: Osmanlıların bu çöküş asrına rağmen, Osmanlının son dönemlerinde çok güçlü kafalar yetişti.
İlber Ortaylı: Tabi medreselerin bir kısmı çöktü, bir kısmı yeni. Böyle şeyler var. Hukuk takımı kendini başka türlü, muhakkak ki ayrı bir fasıl tartışmak için ilerde. Onun üzerinde duracağız herhalde.
Türkiye yaşayan bir toplum. Devamlı kendisini yenilemeyi biliyor. Eskiyen şeyi değiştirmeyi biliyor. Devam ediyor tarih yolunda.
Mustafa Kara: Tarihi tecrübesi var.
İlber Ortaylı: Yani düşünce ve inanç dünyası da bunun pek dışında değil. Öyle olduğu anlaşılıyor.
→ yorum bırakKategoriler: 1
Regaib Gecesi…
Haziran 26, 2009 · Yorum Yapın
![]() |
Regaib Gecesi… Allah ve Resülünü bize unutturan şeyleri bir tarafa bırakıp, Gönül sarayımızı bulandıran haset, kin, düşmanlık, haksızlık ve zulüm çamuruna bulaşmaktan sakınalım. |
| 24 Haziran 2009 |
|
Regaip, elde edilmesi arzu edilen değerler demektir. Bu mübarek gecede, Yüce Mevla kullarına bol bol rahmet ve hibede bulunduğu için bu adı almıştır. Regaip gecesinin içinde bulunduğu Recep ayı, halk dilinde “üçaylar” olarak anılan rahmeti, bereketi ve mağfireti bol olan manevi bir ticaret mevsimine girişimizin habercisidir. Recep ayı Kur’an’da haram aylar diye anılan dört aydan bir tanesidir. Regaib gecesinin böyle bir ayın içinde yer alması, aynı zamanda bu gecenin önemini de ifade etmektedir. Konuya ilişkin ayette Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah katında ayların sayısı onikidir Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.”(Tevbe 9/36) Hz. Peygamber’in yaptığı şu dua üç aylara verdiği önemi belirtmektedir: “Allah’ım! Recep ve Şaban aylarını bize mübarek eyle ve bizi Ramazan’a kavuştur.” Bu gecede öncelikle yapılması gereken, nefis muhasebesidir. Yani iç gözlemdir. Madde ve mana arasındaki dengenin, madde lehine bozulduğu; insanlar ve toplumlar arası ihtilafların bütün dünyayı olumsuz yönde etkilediği; akl-ı selim yerine silahların konuştuğu bir zamanda insanın ruhunu derin kırılmalardan ve acılardan koruyabilmek için, nefis muhasebesine her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. Nefis muhasebesi, varlığımızın özünde var olan ve kimliğimizin temelini teşkil eden ahlaki değerlerimizi kaybetme tehlikesinden bizi uzak tutacak, en emin yoldur. Dinimizin bize ısrarla tavsiye ve telkin ettiği bu yol, ihmal veya terk edilirse, insanın varlığı değersizleşir. Bunun toplumsal tezahürü de, arsızlık, ahlaksızlık, haksızlık, hırsızlık, yolsuzluk, kin ve intikam duygularının yaygınlaşması; merhametsizlik ve sevgisizlik biçiminde ortaya çıkar. Nefsiyle muhasebesini hakkıyla yapanlar ve iç dünyasına yönelenlerde görülen ilk değişim, bütün kötülükleri reddedip, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan insanın ıstıraplarını yüreklerinde hissetmeleridir. İşte Regaib Gecesi, sözünü ettiğimiz nefis muhasebesinin yapılması bakımından bizim için bulunmaz bir fırsattır. Şu halde bu gece hatalarımız varsa onları terkedelim, kötü duygu ve düşüncelerimizi kaplerimizden atalım. Allah ve Resülünü bize unutturan şeyleri bir tarafa bırakalım. Gönül sarayımızı bulandıran haset, kin, düşmanlık, haksızlık ve zulüm çamuruna bulaşmaktan sakınalım. Birbirimize, anne ve bababımıza, yakınlarımıza sevgiyle ve iyilikle yaklaşalım. Dünyamızı saran düşmanlıklara karşı birlik ve beraberlik içinde olalım. Gönüllerimizde iyilik, fazilet ve bilgi ışığını yakalım. Kalplerimiz bu güzel duygularla dolsun. Regaib geceniz ihya ve Allah’ın rahmet ve bereketi üzerinize olsun. |
→ yorum bırakKategoriler: 1
32 Yıl Sonra DEV-GENÇ Taksim’de
Mayıs 1, 2009 · Yorum Yapın
| 32 Yıl Sonra DEV-GENÇ Taksim’de |
| 2009.05.01 |
Taksim Anıtına 32 yıldan sonra yine DEV-GENÇ pankartı açıldı. Kitle pankartı kızıl karanfillerle karşıladı. ‘1 Mayıs 77 katliamının sorumluları yargılansın’ Halk Cephesi imzalı pankart açıldı.
1 Mayıs, sabah saat 8.00′de Osmanbey’de yaşanan ilk saldırı ile başladı. Polis, KESK ve DİSK dışındaki örgütlere izin vermeyeceğini söyledi. Saat 9.00‘da ilk müdahale oldu. Şişli Meydanında toplanan yaklaşık 150 kişilik kitleye polis müdahale etti. Kitle, “Yaşasın 1 Mayıs, Faşizme Karşı Omuz Omuza, İnsanlık Onuru işkenceyi Yenecek” sloganları attılar. Yine aynı saatlerde, Pangaltı’da müdühüle oldu. Pangaltı’da “Faşizme Karşı Omuz Omuza” sloganı atıldı, polis bir kişinin burnunu kırdı. Halaskargazi’de 2 kişi gözaltına alındı. Saat 9.30 civarında bin kişilik kortejle TÜRK-İŞ Taksim’e çıktı ve Kazancı yokuşuna çelenk koydu. Aynı saatlerde, DİSK’li emekçiler sabahın erken saatlerinden itibaren Genel Merkez binası önünde toplandı ve Taksim’e doğru yürümeye başladı. Bu esnada ise Şişli’de KESK’li ve Genel-İş’ten emekçilerin bulundu bir gruba polis tazyikli suyla müdahale etti. Şişli Adliyesi önünde toplanan bu grup dağıtıldı. Saat 9.45‘te Harbiye’de ortak bir açıklama yapan DİSK ve KESK, diğer grupların korteje alınmaması durumunda yürüyüşün başlamayacağını belirttiler. Yine bu saatlerde polis, Cevahir’in önünde 1000-1500 kişilik bir gruba saldırdı. Cihangir-Firuzağa Mahallesinde polis müdahale etti. Saat 10.00‘da Şişli’nin ara sokaklarında süren çatışmalarda polis yoğun gaz bombası kullandı. - İçinde Halk Cephesi’nin de bulunduğu Devrimci 1 Mayıs Platformu Pangaltı’da toplandı. Polis, Pangaltı’da saldırıya geçti, çatışma başladı. Pangaltı’dan Dolapdere’ye kadar sürdü çatışmalar. Taksim sokak sokak zorlandı ve her sokakta çatışmalar sürdü. Polis akrebi bir eylemcinin bacağını ezdi ve hastaneye kaldırıldı. Dolapdere’den tekrar Pangaltı’ya doğru çatışa çatışa geldiler. - İzmit’ten İstanbul’a gelen işçilerin önü kesildi. - Hak-İş Taksim’e girdi. - Feriköy’de çatışma başladı. Saat 10.15 DİSK Taksim’e doğru ilerlemeye başladı. - Şişli Meydanı’nda toplanan Eğitim-Sen ve SES’lilere polis saldırdı. - Taksim Anıtı’na pankart asmak isteyen bir kişi gözaltına alındı. - Şair Nigar sokakta çatışma çıktı. Yaralılar var. Saat 10.35‘de Feriköy’de yoğun gaz bombası kullanan polisin elinde gaz bombası tükendi. Ve acil gaz bombası takviyesi istedi. - Cihangir’de 15 kişi gözaltına alındı. Saat 11.00 Taksim Talimhane’de de çatışmalar devam ediyor.
- Halaskargazi’ye çıkmaya çalışan kitleye de polis saldırdı. Saat 11.50 Feriköy’de çatışma hala sürüyor. - Tarlabaşı’nda çatışma sürüyor. Saat 12.00. Cihangir’de bir polis yaralandı. Polis 1 Mayıs alanına ulaşmaya çalışanlara köpeklerle saldırdı. Feriköy, Pangaltı, Cihangir ve Tarlabaşı’nda yoğun çatışmalar yaşandı. Buralarda çatışan kitle tekrar Taksime gitmek üzere dağıldılar. İşte Taksim İşte 1 Mayıs Saat 12.20. DİSK ve KESK Taksim’e girdi. Beş bin kişiden oluşan ana kortej “İşte Taksim İşte 1 Mayıs” sloganlarıyla Taksim Meydanı’na giriş yaptı. Saat 12.20‘de Dolapdere’de çatışma büyüdü; bölgeye çevik kuvvet sevk edildi; bir ev alev aldı. Saat 12.45. Elmadağ’da toplanan kitle tekrar saldırıya uğradı. - Dolapdere’de polise gaz takviyesi yapıldı. Saat 13.00. Mecidiyeköy’de ara sokaklarda çatışma sürüyor. - Dolapderedeki çatışanların sayısı giderek artıyor. - Okmeydanı Cemevi önünde toplananlara polis saldırdı. Saat 13.20 Taksim’e Kazancı yokuşundan büyük bir kitle giriş yaptı. Gün boyu İstiklal Caddesi civarında Taksim’i zorlayanlardan biraraya gelen binlerce kişi Kazancı Yokuşu’ndan alana girdi. Saat 13.25. Dolapderedeki kitlenin arasında tek tip kıyafetliler ve kızıl fularlılar grubu çatışmayı sürdürüyor. - Harbiye’de camiden çıkan cemaat de gazdan etkilendi. Saat 13.30 Taksim Anıtına 32 yıldan sonra yine DEV-GENÇ pankartı açıldı. Kitle pankartı kızıl karanfillerle karşıladı. “1 Mayıs 77 katliamının sorumluları yargılansın” PANKARTI AÇILDI |
→ yorum bırakKategoriler: 1







Taksim Meydanı’nda bulunan The Marmara Oteli’ne, üzerinde “1 Mayıs 77′de Buradan Ateş Edenler Bulunsun-Genç Siviller” yazılı bir pankart asıldı.